HaberlerMedya

T24 | Barış SOYDAN: Rusya’nın Sütaş yasağı (2): Antibiyotik var mı, yok mu? Kaynağı ne?

Rusya’nın Sütaş’tan ithalatı yasaklamasıyla ilgili yazım epey ilgi çekti. Bunda sanırım dünyada çok ciddiye alınan ama Türkiye’de pek umursanmayan bir meselenin, antibiyotik direnci meselesinin bu yasak vesilesiyle gündeme gelmiş olmasının payı büyük. İnsanlar ne yediklerini bilmek istiyor.

İlk yazıyı kaçıranlar için özet: Gıda amaçlı yetiştirilen hayvanlarda aşırı ilaç kullanımı, antibiyotik direnci gelişimine yol açtığı için küresel bir soruna dönüşmüş durumda. Mevcut antibiyotiklerin tedavi edemediği yeni hastalıkların çıkmasından korkuluyor. Avrupa Birliği antibiyotikli yem kullanımını yasakladı. Hayvan ilaçlarında da sıkı kurallar var.

Antibiyotik direnci ne demek? Mevcut antibiyotiklerin hastalıkları artık tedavi edememesi demek. Örneğin çok değil, 50 yıl önce geliştirilen ampilisin artık birçok bakteriye karşı etkisiz kalıyor. Zatürreye neden olan ve yakın bir zamana kadar ampilisin ile % 100 tedavi edilebilen Klebsiella bakterisi, antibiyotiklere karşı dirençli hale gelmiş durumda.

Antibiyotik direncinin iki temel kaynağı var: İnsanda ve hayvanda aşırı kullanım. İnsanda aşırı antibiyotik kullanımı bu yazının kapsamı dışında. Ama durumun ciddiyetini göstermek açısından, Türkiye’nin aşırı antibiyotik kullanımında OECD ülkeleri arasında açık ara zirvede olduğunu belirtelim. OECD ülkelerinde bin kişiye düşen günlük doz sayısı şöyle:

Türkiye, insanda antibiyotik kullanımında dünyanın zirvesinde de, hayvanlarda acaba nerede?

Önceki yazımda detaylı biçimde anlattığım gibi yasak olduğu halde internet üzerinden, mesela Alibaba.com’dan kolayca antibiyotikli hayvan gıdası almak mümkün.

Konunun bam teline geldik: Büyük gıda firmaları, binlerce küçük üretici ile çalışıyor. Örneğin Sütaş yurt genelinde 27 bin 500 üreticiden süt topluyor. Binlerce üreticinin antibiyotikli gıdalardan uzak durup durmadığını, hayvanlarına aşırı dozda antibiyotik verip vermediğini denetlemek mümkün mü?

Sütaş yetkilileriyle konuştum. Topladıkları sütlerin tümünü alım aşamasında, yani daha çiftçideyken kontrolden geçirdiklerini, sıcaklık, Ph, inhibitör ve antibiyotik testleri yapıldığını belirttiler. Daha sonra fabrikada da inceliyorlar. Bu aşamada yağ, protein, toplam kuru madde, Ph değeri, toplam canlı, somatik hücre ve antibiyotik analizleri yapılıyor. Antibiyotik testinin özellikle önemli olduğunu, çünkü böyle bir kalıntı bulunan sütün ne yoğurt, ne ayran, ne de peynir olarak mayalanması mümkün olmadığını vurguluyorlar. “Ne Rusya’ya ihraç ettiğimiz süt tozlarına, ne de herhangi bir ürünümüze antibiyotik katılması söz konusu değildir, mümkün değildir, imkansızdır” diyorlar.

Bu konuda bir veterinerin, istanbulveterinerhekimleri.com sitesinde konuyla ilgili yazıları çıkan Erdoğan Ber’in de görüşüne başvurdum.

Erdoğan Ber, ihracat yapan firmaların genel olarak daha itinalı olduğunu doğruluyor ve sorunun kaynağı olarak sözleşmeli çiftçilik sistemine işaret ediyor:

“Bütün riskler çiftçiye, bütün faydalar şirkete olursa, işlerin yolunda gitmesi kolay değildir. Sözleşmeli çiftçilik olarak tanımlanan bu ilişki tarzının özü, şirketin istediği standartlarda ürünün çiftçi tarafından sağlanmasının garanti edilmesidir. Çiftçi için de, ürettiği ürünü belli bir fiyattan satma garantisi sağlanmış olur. Şirket istediği kriterlerde, miktarda ve mümkün olan en az maliyetle ürünü elde etmeye çalışır. Bazı şirketler çiftçiden sadece sütünü satın almakla kalmaz aynı zamanda bazı altyapı yatırımlarının yapılmasına katkıda bulunur. Örneğin, soğutma tankı, kredi desteği vs. verir.

Türkiye’de şirketler veya idareciler genelde şöyle diyorlar: ‘Biz şu tebliğin, şu maddesine uyduk, daha ne istiyorsunuz?’ Halbuki olay sadece o değil ki; tamam, seni bire-bir ilgilendiren maddenin gereğini yap ama senin bir biçimde ilişkili olduğunun mevzuatın bütünü, fikriyatı ve ruhuyla olan bağını koparamazsın, bu yönlerden kendini sorumsuz göremezsin. Çok basit bir denklem kurmak  gerekirse: Antibiyotik kalıntısını çiftlikte çözeceksin. Öncelikle hayvanı hasta etmeyeceksin. Hayvanı hasta etmemek için işletmeni doğru bölgede kuracaksın, doğru ırk seçimi yapacaksın, bakım ve beslenmesini, aşısını iyi yapacaksın. Peki, şirketler işin bu yönüyle hangi düzeyde ilgililer? Örneğin, çiftçiyle sözleşmelisin de, çiftçinin hayvanı hasta olduğunda tedavisini yapan veteriner hekimle ilişkin ne?

Var ya da yok, bilemiyorum. Ama mesele bütünlüklü ele alınmayınca bir yerde sorun çözülürken diğer yerden patlak verir. Avrupalı ile aramızdaki temel fark işte burada.”


YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Yorum Yaz