HaberlerTarım ve Toplum

Kadınların Yeniden Dirilişi, Mücadele ve Örgütlenmesi

Erdoğan BER, Veteriner Hekim

İnsanlık tarihinin ilk toplum biçimi olan ve on binlerce yıl süren “komünal toplum” döneminde kadın ve erkek arasında cinsiyet temelli bir eşitsizlik yaşanmazken (hatta doğurganlık özelliği nedeniyle kadın bir adım öndeydi), üretim alet/araçlarının özel mülkiyetinin doğuşu ile sınıflı toplum yapısı ortaya çıkmış, bunun sonucu olarak da (kadınların aleyhine) kadın-erkek ayrımcılığı gelişmiştir. Böylelikle tek ve bütün bir toplum yapısından sınıf temelli toplumsal ayrışma ve bölünme ortaya çıkmış, bu ilk bölünmeyi ikinci bir bölünme (cinsiyete göre bölünme) takip etmiştir. Köleci toplumdan kapitalizme, sömürülen ve ezilen sınıfın (köle, serf ve işçi sınıfının) bir parçası olarak kadınlar, iktidarların ekonomik ve siyasi saldırılarının hedefi olmakla kalmamışlar, cinsiyetlerinden dolayı, yoğun ve süreklileştirilmiş bir ideolojik saldırıya, fiziki ve psikolojik şiddete de maruz kalmışlardır.

Toplumun eşit ve özgür üyeleri olan kadınların, nasıl ve hangi yöntemler kullanılarak tahakküm altına alındıkları, kadınların bu egemenlik altına alınma sürecine nasıl ve hangi biçimlerde direndikleri, şüphesiz ki araştırmaya, incelemeye değer bir konudur. Konuyla ilgili yapılmış çalışmaların yanı sıra arkeolojik kazılar ile gün yüzüne çıkan yeni bulgular, mitoloji ve destanlar üzerine yapılacak yeni çalışmalar, anaerkil özelliklerini koruyan veya ataerkilliğin erken dönemlerini yaşayan topluluklar üzerinde yapılacak araştırmalar vs., yeni ve aydınlatıcı bilgiler/yorumlar sağlayabilir. Ancak, kesin olan şu ki kadının üretim sürecinden dışlanması ilk ve temel adım olmuştur. Kadınlar, tarım ve hayvancılık, zanaat ve ticaretten vs. dıştalandıkları, eve hapsedilip erkeğin tamamlayıcısı haline düşürüldükleri ölçüde, toplumsal sistemi düzenleyen siyasal-ideolojik ve toplumsal yaşamdan da uzaklaştırılmışlardır. Sınıflı toplumlar ile birlikte yerleşen aile kurumu, farklı toplum tiplerine bağlı olarak farklı biçimlere bürünüp farklı işlevler üstlenmekle beraber, kadının en altta yer alan konumunu sürekli üreten bir nitelik taşımıştır. Efendi, bey veya patron tarafından sömürülen, ezilen ve aşağılanan erkek köle, serf ya da işçi, ev ortamında, egemen ideolojinin ve davranış tarzının birer temsilcisi olmuş, dışarıda kendisine karşı yapılanı ev içinde kadına karşı yapmaya başlamıştır.

Sermayenin manüfaktür üretimden buharlı-makineli üretim tarzına geçişi sanayi devrimini doğurmuş, bu yeni durum eski dönemlere ait üretim ilişkilerini kökünden değiştirmeyi mümkün kılmış; feodal beylerin yerini burjuvazi, serflerin yerini ise işçiler almıştır.

Makineli üretim, kol gücü nispeten zayıf ve düşük vasıflı kadın ve çocuk çalıştırmayı mümkün kılmıştır. Bütün varlık amacı kâr sağlamak olan burjuvazi de makineleşmenin sunduğu yeni imkânları keşfetmekte gecikmemiş, erkek işçilerin yerine kadın ve çocuk işçiler ile fabrikalar hızla doldurulmuştur.
Kadın ve çocuk işçiliğinin erkek işçiler üzerinde neden olduğu işsiz kalma, ücretlerin ve çalışma koşulların olumsuz yönden baskılanması türünden ilk sonuçlar zamanla yerini erkeğin, eşinin ve çocuklarının iş-gücünü satan ve bu durumdan faydalanan bir pozisyona bırakmıştır.
Kadının üretime çekilmesi ve vahşi sömürü koşullarına maruz kalması ve aile içindeki geleneksel rollerinin azalarak da olsa (kadınlar çoğunlukla 15-16 saat çalışmaktalardı ve daha fazlasını yapmak fiziken mümkün değildi) sürüyor olması, kadını hem fiziken ve hem de manen daha çok tüketmekteydi. Böyle olmakla beraber bu sayede kadın, toplumsal üretim ile doğrudan ve yeniden geri dönülmez biçimde bağ kurmuş oluyordu. Doğrudan üretimin içinde, üretici güçlerin en önemli öğesini oluşturan emek-gücünün etkin ve önemli bir parçası olmak, birkaç bin yıldır sürekli aşağı doğru yol almakta olan kadının makus talihinin tersine dönmesi için tarihsel nitelikte bir başlangıçtı.
Tek başına şu veriler dahi sanayi devrimini takip eden yaklaşık yüz yıl içinde kadınların ne düzeyde büyük bir toplumsal güç haline geldiğini kanıtlamaktadır: 1903 yılında, çalışan/işçi kadın sayısı, İngiltere’de 6 milyon, Fransa’da 6 milyon 800 bin, ABD’de 8 milyon, Almanya’da ise 9 milyon 400 bin olmuştu. Sermaye birikim sürecinin odağına yerleşmeleri, fabrika ve kentlerde sayılarının yüz binleri bulması kadın çalışanları niteliksel bir güç haline getirmiş, örgütlenme ve mücadeleleriyle siyasal ve toplumsal yaşam üzerinde etkili olmaya başlamışlardır.

1950’lerde ABD’de; 16 saati bulan iş-günü süresinin 10 saate indirilmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerin yükseltilmesi ve erkek işçilerle eşit haklara sahip olma talebiyle 40 bin tekstil işçisi direniş başlatır. İşçilerin grev ve direnişleri polisin sert saldırılarına maruz kalır. Bu dönemde onlarca kadın işçi yaşamını yitirir.
Kadınların kendiliğinden ve parçalı mücadelesi, Almanya/Stuttgart’ta (T.17.08.1907) toplanan “Birinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı” ile bilinçli ve birleşik bir nitelik kazanır. Uluslararası Konferansın ikincisi Danimarka/Kopenhag’da (T.27-28.08.1910) yapılır. Burada Alman Kadın Sosyalist Clara Zetkin’in önerisi doğrultusunda “her yıl bir günün kadınların ekonomik ve politik haklarıyla ilgili uluslararası bir dayanışma ve mücadele günü olarak kutlanması” kararı alınır. Bu kararın ilk uygulandığı 1911 yılında sadece Almanya, Avusturya, Danimarka ve İsviçre’de 1 milyondan fazla kadının katıldığı yürüyüşler ve gösteriler yapılır.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kadının yeniden doğuşunun bir simgesi olmuştur. Kadınlar onlarca kadının öldürüldüğü bir günü kendi kutlama günleri olarak ilan etmişler ve bunu bütün dünyaya kabul ettirmişlerdir. Kadınların verdiği mesajdan anlıyoruz ki aslolan ne sömürü ne ezilmişlik ne de kıyımdan geçirilmedir; asolan özgür, eşit ve onurlu bir yaşam için örgütlenmek ve mücadele etmektir.

Yorum Yaz