HaberlerHalk SağlığıTarım ve Toplum

Adaletin Bu Mu, Bolluğu Kıtlığa Dönüştüren, Dünya!

Erdoğan BER, Vet. Hekim

İnsanların açlık ve kıtlık dönemleri olmuştur.

Kıtlık olgusunu nedenlerine ve zamanına göre iki kategoriye ayırabiliriz.

Birincisi, üretim yetersizliğinden kaynaklanan kıtlık/XIX. Yüzyıl öncesi dönem; İkincisi ise, ürettim bolluğundan kaynaklanan kıtlık/XIX. yüzyıl sonrası dönem. Ayrım noktası sanayi devrimi ile başlamıştır.

Birincisini kısa geçelim.

Doğa olayları (kuraklık, sel baskınları, depremler vs.), zirai mahsullerde görülen haşere (çekirge, süne vs.) istilası ve hastalıklar, hayvan varlığını tehdit eden (et ve süt verimini düşüren) şap ve veba türünden salgın hastalıklar, kitlesel insan ölümlerine ve göçlere neden olan kabileler/devletler arası savaşlar, toplum ya da toplulukların gıda rezervlerinin azalmasına/kıtlığa neden olmuştur. Kıtlık dönemleri, efendiler ve beylerin zevk ve ihtişamından, toplumun geri kalanlarının ise bedenlerinden ve hayatlarından bir “eksilme” ile sonuçlanmıştır.

İkincisine, “üretim bolluğundan kaynaklanan kıtlık” (burada kıtlık, mutlak yoksullukla yakın anlamda kullanılmıştır) meselesine gelince, görünenden, somuttan başlayalım.

Bir yanda ekilmeyen milyonlarca dekar tarım arazisi ile işletilmeyen ya da düşük kapasite ile çalıştırılan binlerce fabrika ve işletme diğer yanda ekilecek bir dekar toprağı dahi olmayan topraksız köylüler ile düzgün bir iş bulmak için çırpınan milyonlarca işsiz. Bir yanda satılmadığı ya da kiraya verilemediği için boşta kalan ve sayısı milyonlarla ifade edilen konut varlığı diğer yanda ev sahibi olmayan ya da talep edilen ev kirasını ödeyemediği için sağlıksız ve uygunsuz “mekânlarda” yaşamak zorunda kalan milyonlarca insan. Bir yanda tıka basa dolu giyim mağazaları diğer yanda üstüne çekecek doğru dürüst bir kıyafeti bile olmayan yoksun insan yığını. Bir yanda marketlerden dışarılara kadar taşan gıda, temizlik ve diğer tüketim malları diğer yanda yeterli gelire ve alım gücüne sahip olamadığı için zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayan büyük yoksul insan kitlesi…Değişik örneklerle burada yazılanları çoğaltabiliriz; lâkin sonuç değişmeyecektir.

Bir tarafta satılmayı/tüketilmeyi bekleyen “varlık yığını” zenginlikler, diğer tarafta bu yığılı varlıktan/zenginlikten yararlanamayan daimi bir kıtlığa/yokluğa mahkum edilmiş aç ve yoksul insanlar.

Varlık içinde yokluğun, ürettim bolluğundan kaynaklanan kıtlığın bütün özellikleri ve saflığıyla kendisini en çok açığa vurduğu dönem iktisadi kriz dönemleri olmuştur. Öyleyse bu konu üzerinde yoğunlaşarak sorunun kaynaklarını irdelemeye çalışalım.

İktisadi kriz dönemlerinde:

Pazar doyuma ulaşmıştır; mallar satılamaz olur, her yerde mal yığını vardır. Temel sektörlerde ticari döngü ya tümden ya da önemli ölçüde durmuştur. Verecek-alacak dengesi alt üst olur. Değerli kağıtlar değersizleşir; çek ve senetler ödenmez olur. Ticari bunalım iş ilişkilerinde de güven bunalımına yol açar. Nakit para önem kazanır. Bankalar kredi musluklarını kısar, faizler yükselir. İflas edenlerin sayısı hızla artar. Fabrika ve işletme sahipleri, krizin şiddetine bağlı olarak, tümden ya da kısmen üretimi durdururlar. İşten atmalar ya da ücretsiz izne çıkarmalar olağanüstü artar. İşsizlik çığ gibi büyür. İşsizlikten dolayı çalışanların bir bölümü gelirsiz/parasız kalır. Çok sayıda iş kolunda, çalışanların ücretleri/maaşları gününde ödenmez. Çalışanların alım güçleri genel olarak düşer. Kıtlık, açlık ve sefalet derinleşip yaygınlaşır.

İktisadi Krizlerin Ortaya Çıkışı ve Yaygınlaşması:

Tarihte ilk iktisadi kriz 1825 yıllında İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Sanayileşen bütün ülkelerde ilk krizi belli periyotlarla yeniden ortaya çıkan yeni krizler takip etmiştir. Dünya pazarı geliştiği ve sanayileşme uluslararası bir nitelik kazandığı oranda krizler de sadece bir ülke ile sınırlı olmaktan çıkmış, bölgesel veya dünya çapında yaşanır olmuştur: Bu bağlamda, ABD’den başlayarak gelişmiş bütün sanayi ülkelerine yayılan 1929 Büyük Krizi ile 2008-2009 Krizini hatırlatmak yerinde olacaktır.

Krizin Nedenleri?

Bütün bir toplumu etkisi altına alan, özellikle de iflas edenler, işsizler ve düşük gelirliler üzerinde affet etkisi yaratarak kıtlığa, maddi/manevi çöküşe; hatta bölgesel ve dünya savaşlarına neden olan iktisadi krizlerin sebepleri nelerdir? Neden insanlık tarihinin belli bir aşamasında ortaya çıkmış ve neden hâlâ varlığını sürdürüyor? Farklı şartlar ve tedbirler altında krizsiz bir iktisadi yaşam mümkün mü?

Şüphesiz ki bu sorular ilk defa sorulmuyor; cevaplar da ilk defa verilmiş olmayacak. Üretim ilişkileri içinde tuttuğu yere, dünya görüşü ve bilinç durumuna göre (konu hakkında) farklı fikirler ve yorumlamalar yapılmış; farklı çözüm önerileri/programlar sunulmuştur. Zaman ve gelişmeler, sermaye ve piyasa yanlısı teorileri çürütürken sorunu sermaye birikim süreci ve üretim ilişkileri ile açıklayan teorileri ise öne çıkarmıştır.

Krizi yaratan sermayedir, faturası ise işsizlere, emekçilere ve halklara ödetilir.

Fabrikanın/makineleşmenin muazzam üretici gücü ve üretimin ulusal pazarları aşarak dünya pazarına bağımlı hale gelmesi aşırı bir meta üretimini doğurmuştur. Bunun sonucu olarak, bir aşamadan sonra pazarlar doyuma ulaşmış, mal fazlalığı oluşmuştur (buradaki mal fazlalığı ancak belli bir fiyat ve müşteri topluluğu üzerinden oluşan bir mal fazlalığıdır). Pazar daralmış, üretim krize girmiştir. Yani üretim bolluğu krize, kıtlığa neden olmuştur. İlk kriz böyle yaşanmıştır.

Her kriz yeni bir üretim sürecinin çıkış noktasını oluşturmuştur; tıpkı her krizden çıkışın ve üretimdeki her canlılığın yeni bir krizi koşullaması gibi. Modern sanayi yaşamı, biri-birini izleyen “ılımlı faaliyet, gönenç, aşırı üretim, kriz ve duraklama dönemleri” olarak sürmüştür. Son yüz yılda, sanayi çevriminde “inişli-çıkışlı durgunluk” olarak tanımlanan yeni bir evre ortaya çıkmıştır.

Pazar ekonomisinde, üretim ile dolaşım süreci arasındaki bağ bir aşamadan sonra kopmuştur. Bu durum, kriz olasılığının en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Önce meta üretimi ile para dolaşımı biri-birinden kopmuş, bağımsızlaşmıştır. Sonra, para ile kredi, değerli kağıtlar vs. arasındaki bağlar kopmuş ve bağımsızlaşmışlardır. Para ve itibari para alanı, üretimden bağımsızlaştığı ve ciddi bir spekülatif nitelik kazandığı oranda kriz olasılığı da yükselmiştir.

Ekonomideki her gelişmeyi toplumsal bir rekabete dönüştüren toplumsal anarşi böylelikle ekonomik krizlerin de sebebi olmuştur.

Rekabetçi/toplumsal anarşi sadece tüketim mallarında değil üretim araçlarında da aşırı bir üretime neden olur. Rekabet ortamı, üretim araçlarında sıçramalı gelişmelerin yaşanmasını sağlar. Makineleşme ve teknolojide yaşanan yeni gelişmeler, bütün sektörleri bu temelde yeniden yapılandırmaya zorlar. Gerçekte on beş-yirmi yıllık bir fiziki-manevi ömre sahip olan makinenin/teknolojinin ömrü son derece kısalır. Kriz, hali hazırda kullanılan ve daha uzunca bir ömrü olduğu halde, yeni makineler ve teknoloji tarafından “değersizleştirilen” ve manevi olarak tüketilen eski üretim aletleri ve iş organizasyonlarının (kısmen ya da tamamen) iflasını ilan eder.

Kâr oranlarındaki düşme eğilimini tersine çevirmek ve sermaye birikimini artırmak için yapılan siyasi girişimler, sermayenin üretim ve dolaşım süreçleri üzerinde, çoğunlukla ters etki yaparak krizin daha da şiddetlenmesine yol açmıştır.

Durumu şöyle de özetleyebiliriz:

Sermayenin değerini koruma ve kendisini genişletme ihtiyacı “aşırı üretimi” besler. Bu üretim tarzı, onun değer ve artı-değere bağlanmış üretim amacı ile sahip olduğu üretim ilişkileri, üretimim kesintisizce ve sürekli biçimde gelişmesine izin vermez. Üretimin canlanmasını, şahlanmasını sağlayan kuvvetler ile onun önünde duran etmenler arasındaki çelişkiler, bir aşamadan sonra, uzlaşmaz hale gelerek krizlere yol açar. Bolluğu kıtlığa dönüştüren sermaye temelli mülkiyet ilişkileri ile bu temelde inşa edilen üst yapı kurumlarıdır.

Krizin ve Kıtlığın Tarihe Gömülmesi:

Kriz, toplumsal mülkiyet ilişkilerini çözüm olarak dayatır. Toplumsal bakış açısından ele alındığında, ne dün ne de bugün, hiçbir zaman bir fazla üretimden bahsedemeyiz. İnsani toplum açısından sorun öncelikle mülkiyet ilişkilerinin toplumsallaştırılması; toplumsal ihtiyaçlar zemininde üretimin bilinçli ve iradi olarak planlanmasıdır. Çalışma yaşına gelmiş herkesin çalıştığı; toplum olarak yaratılan zenginliklerden herkesin (harcadığı emek ölçüsünde) eşit faydalandığı; bilimde, makineleşme ve teknolojide yaşanan gelişmelerin fiziksel-zihinsel ve ruhsal gelişim için herkese yeteri kadar imkân sağladığı bir iktisadi-sosyal yaşam tarzı mümkündür. İktisadi ve toplumsal kriz dönemleri, aynı zamanda yeni bir hayat tarzının hayal edildiği ve bu hayalin gerçekleştirilmeye çalışıldığı dönemler olmuştur.

Dayanışma ve dostlukla…

Yorum Yaz