HaberlerMesleki Sorunlarımız ve Çözüm Perspektifleri

Anlatılanlarda Senin Hikâyen de Olabilir! Eğitimli Orta Sınıfın Toplumsal Dokusunu Anlama Çabası!

Erdoğan BER, Vet. Hekim

Bir “tespit” ya da bir gözlemle başlayalım:

Meslek odalarında, sendikalarda ve diğer kitle örgütlerinde; belediyelerde, demokratik-sol partilerde (aslında yaşamın her alanında) kendisini  demokrat-sol  olarak tanımlayan ancak egemen sistem kişiliğinin çok sayıda özelliğini içselleştirerek yaşayan insan grubuyla çok sıklıkla karşılaşıyoruz. Sol siyasal muhalefete egemen olan, onun toplumsal karakterini belirleyen özelliklerin (mevcut siyasal iktidarın da üzerinden yükseldiği) sistem ideolojisi tarafından şekillendirildiğinin çok sayıda örneğini  görüyoruz. Dahası, ne yazık ki,  muhalefetin tablosuna damgasını vuran bu özelliklerdir.

Siyasal iktidara karşı kazanılan politik başarılar, siyasal muhalefetin öncüleri  ile halkın buluştuğu alanlarda kırılmaya uğramakta ve zamanla etkisi azalarak “kaybolmaktadır”.  Kanımca, böylesi bir durumun yaşanmasında  egemen toplumsal dokunun sol muhalefete de sirayet edip zamanla onun da kişiliği haline gelmesinin çok özel bir yeri vardır.

Gerçekten böyle mi? Şayet bu “tespit” doğru ise bu durumu neyle, nasıl açıklayabiliriz?

Bu yazının asıl amacı bu temelde bir tartışmaya kapı aralamaktır; konuya olan ilgiyi arttırmaktır; kesinlikle daha fazlası değil! Bu amaçla konu bağlamında hayatın içinden edinilen  bazı izlenimler  (analitik bir yöntemle) değerlendirilmeye ve aktarılmaya çalışılmıştır.

Başlayalım.

Siyasal iktidarların temel hedeflerinden biri daima toplumsal dokuyu amaçları yönünde biçimlendirmek olmuştur.

Siyasi-iktisadi dönüşümü  ideolojik  dönüşümle tamamlamak bu  doğrultuda  başta eğitim alanı olmak üzere ideolojik biçimlendirme ve dönüştürme araçlarını ele geçirmek ve  bunları yeniden inşa ederek etkili biçimde kullanmak…Türkiye’nin son yirmi yıllık tarihi bu yönüyle bir hayli zengin ve canlı bir laboratuvar özelliği göstermektedir.

“Toplumsal doku” kavramına değişik anlamlar yüklenip yine değişik kapsamlarda ele alınabilir. “Toplumsal doku” kavramı ile kastettiğim bir ülke sınırları içinde birlikte yaşayan insanların sahip bulunduğu genel düşünce tarzı ile davranışların bütünüdür.

Bir ülkedeki ortalama/genel toplumsal dokunun niteliğini ve biçimini egemenler (iktisadi ve siyasi yaşama egemen olanlar) belirler. Böyle olmakla beraber  egemenler arasında yer alan fakat  gerek iktisadi, siyasi farklılıkları gerekse de tarihsel olarak kendini farklı var ediş tarzından kaynaklı farklı “dokular” ve bunların toplumsal uzantıları olarak farklı toplumsal dokular da görülebilmektedir.

Bir toplumdaki en büyük toplumsal doku farkının kaynağını egemenler (sömürenler veya  ezenler) ile egemen olunanlar (sömürülenler veya ezilenler) arasındaki “toplumsal doku” farklılığıdır. Buradaki “farklılık” yukarıda sözü edilen türden (aynı kamptaki farklı kesimler arasındaki)  bir farklılık değildir. Burada “farklılıktan” ziyade  “toplumsal doku uyuşmazlığından” söz etmek daha doğru olacaktır.

Egemen anlayış ve değer yargıları (i) ile onun karşıtını oluşturan anlayış ve değer yargıları (ii) üzerinden bir-iki  örnek vermek gerekirse:

Örnek-1.

i-Ekonomik ve siyasi menfaat elde etmek için yalan söylenebilir, hile yapılabilir, rüşvet alınabilir.

ii-Haksız ekonomik ve siyasi kazanç sağlamak için yalan söylemek, hile yapmak, rüşvet almak yanlıştır; başkasından çalmaktır, hırsızlıktır. Dolayısıyla ahlaksızlıktır, suçtur.

Örnek 2-

i-Sermaye birikim yolunu açık tutacak, tıkandığı noktada onun yolunu  açacak bütün anlayışlar ve siyasal yöntemler  meşrudur.  Bu bazen parlamenter burjuva demokrasisi biçiminde  bazen gerici-oligarşik bir yönetim biçiminde bazen de faşizm biçiminde olabilir. Aslolan sermayenin egemenliğinin  garantiye alınması ve sermaye birikim kanallarının sürekli açık tutulmasıdır.  Bunun vardığı yer bazen de emperyalist nitelikli  ilhak ve işgaller olur.  Halka/halklara yaşatılacak eşsiz acıların, sömürü ve yağmanın, sefaletin ve kitlesel insan kıyımının (asıl amaç yanında) çok da bir önemi yoktur.

İzlenecek yola bağlı olarak toplumsal doku şekillendirilmeye  çalışılır.  Bir grubun gayri insani çıkarları için yeni anlayışlar ve yeni argümanlar geliştirilir; “toplumsal rıza” için gece/gündüz çalışılır.

ii-Halkın/halkların, toplum  çoğunluğunun çıkarlarıyla uyumlu olmayan bütün siyasal-ekonomik ve ideolojik sistemler zararlıdır, meşru değildir. Bir ülkenin başka bir ülkeyi, bir toplumun başka bir toplumu yok sayması, onun sahip bulunduğu kaynakları ele geçirmek istemesi, onu boyunduruk altına almak istemesi gayri insanidir, yanlıştır, ahlaksızlıktır. İnsanlar doğanın sunduğu zenginliklerden harcadıkları  emeğe  göre (maddi ve manevi zenginliklerden) hakça yararlanmalı,  adil bir paylaşım olmalıdır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Şüphesiz ki, “i” ile ilişkili verdiğimiz anlayışların sahipleri çoğu kez doğrudan doğruya gerçek anlayışları ve söylemleriyle toplumun karşısına çıkmazlar. Çoğu durumda en bencilce ve gayrı-meşru isteklerini bütün toplumun istekleriymiş gibi sunmaya çalışırlar.

Biri biri ile uyuşmayan dahası taban tabana zıt görüş ve davranışlar ile sıklıkla karşılaşırız.

Peki, bunun nedenleri neler olabilir?

Cevap bağlamında çok şey söylenebilir ancak “toplumların sınıfsal bölünmesi” cevabını  en başat ve kavrayıcı cevap olarak kabul edebiliriz.

Efendinin sefasında kölesinin cefası vardı; soylunun ihtişamında ise serf ve ailesinin ıstırabı…

Bugüne geldiğimizde: Patronun servetinde ve lüks içinde yaşamasında  işçilerin  ve ailelerinin sefaletini görürüz.

Toplumsal doku meselesine geri dönersek.

Ülke düzeyindeki bir toplumun (niteliği ve biçimi egemenler tarafından belirlenen) genel bir toplumsal dokusu vardır; ancak bu durağan ya da mutlak değildir. Gerçek hayatta egemen (resmi) “doku” şekillendirmesi ile taban tabana zıt, onunla uyuşmazlık içinde olan işçilere ve emekçilere ait bir toplumsal doku alanı daha vardır. Üstteki (egemen) toplumsal doku ile alttaki arasında daima bir çelişki, çatışma ve uyuşmazlık hali vardır.

“Toplumsal doku”   kökenini esasen toplumsal maddi/manevi üretim alanından almakla beraber  asıl olarak “ideolojik alanın” bir konusudur.  Mücadeleler tarihi, inanç biçimleri ve etnisteye dayalı özellikler de  “ideolojinin” dolayısıyla toplumsal dokunun önemli ve etkili unsurlarındandırlar.

İşçi ve emekçilere ait “toplumsal dokunun” da (tıpkı burjuvazinin yaptığı gibi) bilinçle araştırılması, analize tabi tutulması ve kavramsallaştırılması gerekmektedir.  Düşünce ve felsefe tarihi incelendiğinde bu yönde temel kaynak niteliğinde çok sayıda eserle karşılaşmak mümkündür.

Nitelikli iş-gücünü (hekim, mühendis, müşavir vs. emeği) emekçiler ile egemen burjuvalar arasında yer alan “orta sınıf” tanımı içinde ele almak isabetsiz olmayacaktır. Eğitim, yoksul ya da dar gelirli aile çocuklarının “sınıf atlamasının” önemli araçlarından biri olagelmiştir. Ne var ki eğitimin “sınıf atlatma” özelliği sürekli biçimde zayıflamaktadır. Eğitimli orta sınıf,  eğitimin kalitesi düşüp, mezun sayısı ve işsizlik arttıkça iktisadi ve toplumsal  statüsünü yitirmeye başlamış; böylelikle toplumsal konumu itibariyle emekçi sınıflara doğru yaklaşmıştır.  Buna eğitimli (nitelikli) emeğin proleterleşme süreci de denebilir.

Emekçileşme ya da proleterleşme süreci,  bir yandan “sınıf atlama” hevesini azaltırken diğer yandan eğitimli toplumsal kesimin dokusunda  (düşünce ve ruh halinde)  sarsıntılara  ve değişimlere neden olmuştur.

Eğitimli orta sınıfların kendisine has,  öz bir ideolojisi tanımlanabilmiş değil. Onun ideolojisi ya da toplumsal dokusu esasen egemen sistem tarafından oluşturulmuştur.  Böyle olmakla beraber, onun her geçen gün kötüleşen ekonomik ve sosyal konumu sisteme ve onun değer yargılarına karşı bir sorgulayıcılığı da açığa çıkarmaktadır.

Türkiye gibi ülkelerde tanık olduğumuz türden, siyasal iktidarlar kaynaklı koyu bir siyasal gericilik ve bunun “yaşam tarzına” varan müdahalelere uzanması,  eğitimli orta sınıfın kendi egemenlerinden kopuş sürecini de hızlandırmaktadır.  Fakat, unutmamalıyız ki “eğitim” en başta gelen “ideolojik” alandır.  Bu yönüyle eğitimli orta sınıf ile diğer orta sınıflar arasında bir fark vardır. Eğitimli orta sınıf egemen ideoloji ile daha çok yoğrulmuştur; dolayısıyla ideolojik ön yargılarından ya da sistemin toplumsal dokusundan sıyrılması kolay değildir.

(Devam Edecek)

Yorum Yaz