HaberlerHalk SağlığıMedya

Biyo-çeşitliliğin Korunduğu; Emekten, Bilimden ve İnsanlıktan Yana Bir Dünya!

Erdoğan BER, Vet. Hekim (Yeni Yaşam Gazetesi, 04/04/2020).

Güçlü olasılıkla ilk olarak yaban hayatından bir hayvandan insana bulaşan, insandan insana bulaşma özelliği kazanarak çok kısa süre zarfında bütün dünyaya yayılan, 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından pandemi olarak ilan edilen Yeni Tip Coronavirüsün (SARS CoV-2) sebep  olduğu COVID 19 hastalık tablosu her geçen gün ağırlaşıyor.

Bu salgın döneminde tıp camiası tarafından genelde Coronavirüslere bağlı insan hastalıklarından özelde ise SARS, MERS ve COVID 19 hastalıklarından sözedilirken sıklıkla kullanılan ifadelerden biri de “zoonotik veya zoonoz nitelikte mikroorganizmalar ya da hastalıklar” terimi olmaktadır. Bu yazının amaçlarından biri “zoonotik hastalıklar” konusunu okuyucu için bir parça somutlaştırarak anlaşılır kılmaktır. Zoonotik hastalıklar konusunda bir perspektif açıklığına sahip olmadan  SARS, SIV (Domuz Gribi), EBOLA ve COVID 19 gibi yeni tipteki hastalıklara neden olan mikroorganizmaların kaynakları konusunda (belli düzeyde de olsa) bir fikre ulaşmak mümkün olmayacaktır. Bu konular bağlamında çokça “komplo teorileri” üretilmekte ve bu “teorilerin”yayılmasında, zoonotik hastalıklar konusundaki bilgi eksikliği ve perspektif zayıflığı çok özel bir yer tutmaktadır.

Zoonotik hastalıklar ya da zoonozlar ile kastedilen köken itibariyle hayvanlarda yaşayan patojen (hastalık yapan) mikroorganizmaların insanda da yaşayıp çoğalabilmesidir. Normal koşullarda hayvanlar aleminde varlığını sürdüren bir mikroorganizmanın insanlarda da yaşama ve çoğalma kabiliyeti göstermesi genetik mutasyon ve doğal seçilimle olmaktadır. Genetik mutasyon olmadan sözkonusu genetik mutasyonu destekleyecek doğal seçilim şartları olgunlaşmadan türler arası geçiş ya da aynı tür içinde bulaşma mümkün olmamaktadır. Virüsler özellikle de RNA virüsleri (Coronavirüslerin de dahil olduğu) mutasyon kabiliyetleri en gelişkin olan mikroorganizmalardır.

Tıbbi önemi olan zoonotik bir mikrobun hayvandan insana bulaşması değişik yollar izleyebilmektedir. Bazı zoonotik hastalıklarda bulaşma doğrudan (hayvan, hayvansal çıktı ve ürünlerle temas) yoluyla olurken diğer bazı hastalıklarda ise bulaşma taşıyıcılar (vektörler) aracılığıyla olmaktadır.

İnsanlarda hastalık yapan mikroorganizmaların çoğunluğu hayvanlardan gelmektedir ve son yıllarda zoonotik hastalıkların bütün içindeki payı artmaktadır. Şu ana kadar insanlarda tanımlanmış (tıbbı önemi olan mikroorganizmalar tarafından yapılan) hastalık sayısı 1416. Bu hastalıkların 218’i virüs ve prionlar, 538’i bakteri ve riketsialar, 307’i mantarlar, 66’sı protozoolar, 287’si ise helmintler kaynaklıdır. Bunların yüzde 61’i yani 869’u zoonotik nitelikte yani hayvanlardan insanlara bulaşan mikroorganizma kaynaklı hastalıklardır. Son yıllarda insanlarda hastalığa neden olduğu tespit edilen 176 patojenin 133’ü (yüzde 75’i) zoonotiktir. Sadece bu da değil. Gıda zehirlenmelerinin yüzde 90’ı hayvansal gıda kaynaklıdır. Dünyada her yıl görülen (yaklaşık 500 bin insanın hayatını kaybetmesine sebep olan) 600 milyon hastalığın ezici çoğunluğu (31 risk faktörüden 28’i) hayvansal gıda tüketimi zincirinde yaşanan problemler nedeniyle yaşanmaktadır.

Tarih boyunca insanlar hayvanlar ile olan ilişkilerini belli bir denge içinde sürdürmeye gayret etmiş, yırtıcı ve zehirli hayvanlara karşı kendilerini koruyarak onların yaşam alanlarından uzak durmaya çalışmıştır. Öte yandan, insanlar, kendi yaşamlarını kolaylaştıran ve ehlileşmeye  yatkın hayvan türlerini de evcilleştirerek kendi yaşam alanlarına dahil etmişlerdir. Hayvanların evcilleştirilmesi, bir yandan insanların yaşamlarını güvenceye almada ve sürdürmelerinde çok önemli bir imkan sağlarken, diğer yandan çok sayıda zoonotik hastalığın ortaya çıkmasına da sebebiyet vermiştir.

Son elli yılda küresel sermaye oligarşisinin çıkarları doğrultusunda doğaya ve yaban hayatına karşı tam bir gaddarlık ve talancılıkla müdahale ediliyor. Yok edilen tek başına doğa, bitki ve hayvanlar alemi değil; her geçen gün insanlar için de dünya güvenilir bir yaşam alanı olmaktan çıkıyor.

2018 yılında Amerika Bilimsel Akademisi tarafından yayınlanan bir araştırmaya göre; dünya biyokütlesinin yüzde 82’sini bitkiler, yüzde 13’ünü bakteriler, yüzde 5’ini böcekler, mantarlar, balıklar ve diğer bütün canlılar tarafından oluşturuluyor. 7,6 milyar insanın Dünya biyokütlesi içindeki payı ise yalnızca yüzde 0,01. Böyle olmakla beraber sermayenin doymak bilmez kar hırsı etrafında organize edilen insan faaliyetleri nedeniyle, dünyadaki bütün kuşların yüzde 70’ini kümes hayvanları; dünyadaki bütün memelilerin ise yüzde 36’ını insanlar, yüzde 60’ını (başta sığır ve domuz olmak üzere) çiftlik hayvanları oluşturuyor. Yabani memelilerin toplam memeliler içindeki payı ise sadece yüzde 4.

Belli bir sermaye grubunun çıkarları doğrultusunda girişilen plansız, çarpık ve dar görüşlü iktisadi faaliyetler sonucu bölgesel ve küresel iklim değişimleri yaşanmakta, ekolojik yaşam alt üst olmaktadır. Ormanlar yok edilmekte, HES ve madden ocakları aracılığıyla kültürel ve tabiat varlıkları tehdit edilmektedir.

6 Mayıs 2019 günü Paris’te 800 sayfalık bir rapor yayımlandı. Rapor, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES) tarafından hazırlandı. Rapor, canlı türler üzerine şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı çalışma; 8 milyon tür üzerinde çalışılmış. Sonuç: Dünyada 1 milyon hayvan  ve bitki türü yok olmak üzere. Avrupa’da böcek sayısı son otuz yılda yüzde 80 azaldı. Düşünelim, son otuz yılda Avrupa’da sözüm ona medeniyetin merkezinde böceklerin yüzde 80’i yok edilmiş. Endüstriyel  gübreyle, tarım ilaçlarıyla, GDO’lu tohumla, sanayi atıkları ve çevre kirliliği ile dünyayı getirdikleri yer burası!

Yukarıdaki verileri farklı alanlarda yapılmış çok sayıda araştırmanın sonuçlarıyla  güçlendirmek mümkün. Bu veriler ile son dönemlerde artış kaydeden ve AIDS, EBOLA ve COVİD 19 hastalıkları örneğinde olduğu gibi, halk sağlığını kitlesel ve ciddi biçimde tehdit eden zoonotik hastalıkların ortaya çıkışı arasında güçlü bir iliniyet bağı bulunmaktadır. İnsanın fiziksel olarak doğayı, kuşları ve memeli hayvanları niteliksel değişimlere uğratacak gücü olduğu açığa çıkmıştır. Ancak, aynı düzeyde mikroorganizmalar üzerinde egemenlik kuramayacağı da ortadadır. İnsanların, virüslerin ya da bakterilerin hangi yönde mutasyon geçirecekleri yönündeki etkileri artmıştır; çünkü insanlar doğal seçilim şartlarının oluşturulmasında ciddi bir pay sahibi olmuşlardır.

Çok sayıda zoonotik hastalığa (Kırım Kongo Kanamalı Ateşi ve Lyme gibi) aracılık eden kene popülasyonu var ve bunlar, iklimsel ve yaban hayatındaki değişimlere bağlı olarak, çok daha geniş bir coğrafyada kendilerine yaşam alanı buluyorlar ve çok daha fazla çiftlik hayvanlarını ve insanları enfekte ediyorlar. Keza, kneeler ile birlikte çok sayıda hastalığa vektörlük yapan sivrisinekler de daha çok endemik olmaktan çıkıp dünyanın değişik bölgelerine yayılım gösteriyorlar ve epidemilere sebep oluyorlar. HES’ler ve maden ocakları vs. yollarla doğal yaşam alanlarından çıkarılan ve çok sayıda zoonotik hastalığa aracılık yapan yarasalar, daha çok insanlar ile ortak yaşam alanlarında yer alıyorlar; eski ve yeni tipte çok sayıda zoonotik hastalığın oluşmasına (SARS, MERS, COVID 19 gibi) aracılık ediyorlar.

Neoliberal sistem tarafından dokusu değiştirilen ve insanlar için daha az yaşanılır alanlar haline getirilen sadece eko-sistem mi? Ya da hali hazırda tanık olduğumuz Pandeminin ya da artan zoonotik hastalıkların başkaca nedenleri yok mu? Kuşkusuz var. Neoliberal dünya düzeniyle beraber ülkeler ve gelir grupları arasında artan ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, sosyal politikalar alanında yaşanan gerilemeler, sağlık ve sosyal hizmetler alanından devletin geri çekilip bu alanların piyasalaştırılması, koruyucu tıp anlayışından uzaklaşılıp hastane ve tedavi odaklı bir politikanın izlenmesi, 17 ve 18. yüzyılı çalışma hayatı anlayışının yeniden hortlatılması, hızla artan küresel mal ticareti ve hızlı insan dolaşımı yeni ve eski tipte çok sayıda hastalığın ortaya çıkıp yaygınlaşmasına sebep olmuştur. 1960 ve 1970’lerde kontrol altına alınan birçok bulaşıcı hastalık yeniden patlak veriyor: Şarbon, Tüberküloz, Kızamık, Kolera, KKKA ve diğerleri.

Tehlikeli ve ürkütücü bir pandemi yaşıyoruz. 2002 SARS salgınından sonra bilim insanları tarafından öngörülen  ve zamanında etkili önlemler olmazsa büyük can kayıpları yaşanacağı belli olan bir salgını yaşıyoruz. Egemenler, insanlara, evinizden çıkmayın ve ellerinizi bol sabunlu su ile yıkayınız demenin ötesine geçemiyorlar. Bir de kamuoyuna (Trump örneğinde olduğu gibi) her gün ne kadar insanın öleceği açıklamaları yapılıyor. Ve görülen o ki, Coronavirüs pandemisi küresel ölçekte tehlikeli ve ölümcül bir sağlık sorunu ortaya çıkarmakla kalmayacak, ekonomiden siyasete, eğitimden inançlara, toplumsal yaşantıdan bireysel alışkanlık ve davranışlara kadar (A’dan Z’ye) her şeyi sarsıyor/sarsacak.

Salgının daha ne kadar süreceği daha ne kadar yayılıp, hastalığa ve ölümlere neden olacağı, iktisadi-toplumsal faturasının ne olacağı ve bu faturanın ulusal ve sınıfsal dağılımının nasıl somutlaşacağı vs. hususlar şimdilik belirsizliğini koruyor. Ancak, şu ana kadar ortaya çıkan verilere dayanarak şu tespitte bulunabiliriz: Coronavirüs Pandemisi sadece mevcut sağlık politikalarının ciddi biçimde sorgulanmasını doğurmakla kalmayacak gerek devletler bazında gerekse de uluslararası düzeyde egemen neoliberal sistemin bir bütün olarak sorgulanmasını da beraberinde getirecektir.

Sağlıklı hayvan ve sağlıklı gıda, sağlıklı insan için olmazsa olmazdır. Sağlıklı bir çevre: Sağlıklı bitki, sağlıklı yaban hayatı, sağlıklı su, sağlıklı toprak ve sağlıklı hava. Sağlıklı bir tarım ve sağlıklı bir ekosistem. Biyo-çeşitliliğin korunduğu bir dünya. Ve bütün bunlar için, halkların ve dünyanın mutlu ve aydınlık geleceği için tek umut: Sermayenin ve burjuvazinin egemenliğini kıracak, emeği ve bilimi, toplumu ve insanlığı öne çıkarak anlayışların, mesleki  ve toplumsal hareketlerin gelişmesidir.

Yorum Yaz